23 Ocak 2017 Pazartesi

Kalbinizde insanlar biriktirebilirsiniz ya da aklınızda… Peki ya gözyaşlarınızda? Gözyaşlarınızda birikenler oldu mu hiç? Kırık cam gibi olan paramparça kalbinizde her aşkın bir hikâyesi var, her kırılmışlığın, her hüznün… Peki ya gözyaşlarınızın? Kuruması bile büyük bir hastalığa sebep olan çok değerli gözyaşlarınızın bir hikâyesi var mı? Birikmişliğinizin var. Gözyaşlarımızda, anlatamadıklarımız, sessiz çığlıklarımız, umutlarımız, söyleyemediğimiz hüzünlü şarkılarımız var. Peki neden? Her şey çok sevmekten…

20 Ocak 2017 Cuma

Amaçsızca yürüdüğü kaldırımın sonunun nereye gittiğini fark etmemişti bile. Etrafına bakındığında farklı tarzda giyinen ve neler yaptığını çözemediği bir sürü insanla göz göze geldi. Yanından geçtiği, kenarı tahminince rüzgârdan eğilmiş tabelada Beyoğlu yazdığını gördü. İlerlemeye devam etti. Bu sırada da insanları incelemeye devam ediyordu. Kulaklığı kulağından düştüğü için sinirlenen bir kız, annesiyle tartışan genç bir erkek ve sevgilisiyle el ele dolaşan bir kız gördü. Tabi ki bakmak istemediği beton yığınları da onu takip ediyordu. 
                Çok ani karar veren bir insandı ve birden yolunu değiştirdi. Metro durağına çok yakındı ve hemen akbilini cebinden çıkarıp koşmaya başladı. Tam zamanında gelen metroya bindi ve uzaklaştı. Cebinden telefonunu çıkardı.  -14.04.2025 Çarşamba 14:58 -  son durakta indi.  Düşünceleri kimsenin bilmediği bir yerde yaşamaktı. Pendik’te bulunan Ömerli köyüne gitti.  Baraja çok yakın bulunan fakat kimsenin gözüne çarpmayan, her zaman kaçamak yaptığı bu kulübeye girdi. Sandalyesine oturdu.  Ellerini saçlarının arasına götürdü. Hafif yağlı saçlarını yolmaya çalıştığını sonradan fark etti.  
                İki gün önce sevgilisinden ayrılmıştı. Tam 5 gün önce de işten çıkarılmıştı. Büyük ihtimal sevgilisi ondan bu sebeple ayrılmıştı. Zaten insanlar paranın olduğu yerdelerdi. Gündüzleri iş yerleri, ofisler; geceleri ise barlar ve kulüpler dolup taşmıyor muydu? Kimse artık kitap okumuyordu. Pazar kahvaltısı, aileyle yapılan piknik ve mangal keyfi artık kalmamıştı. Beton yığınları arasında çürüyüp gitmişti bütün güzel şeyler. Kendini, çocukluğunda altında oturmayı çok sevdiği beton yığınları arasında kalmış yorgun, üzgün ve yaşlı ağaç gibi hissediyordu. 

Kitaplığa doğru yürüdü. Eline Dostoyevski’nin suç ve cezasını aldı. Çoktan ayrı dünyalara dalıp gitmişti. 

Bir varmış bir tane daha varmış. Bir Rus köyünde iki balık yaşarmış. Aşkları varmış. Birinin adı İri öbürününki adı İnce’ymiş. İri Küba’ya kadar yüzelim demiş bir gün. Yeni sularda yıkansın aşkımız. İnce için fark etmezmiş. Bırakmışlar kendilerini akıntıya. Boğazdan geçerken bir balıkçının ağına takılmış İri. İri ya. İnce de hemen sıyrılmış ağdan. İnce ya. Kemirmiş ağları kurtarmış İri’yi... İri bir ölümden. Atlantik’e vardıklarında soğuk sulardan hastalanmış İnce. Ya geri döneceklermiş ya tek bedene düşeceklermiş. İri düşünmüş, böyle anlarda düşünülmez. Ve Küba’ya gitmeyi seçmiş.  İnce de bir balinanın midesini boylamış. Boyladığı iyi olmamış. İri’nin hafızası 5 saniyelikmiş. Nereye gittiğini ve adını unutmuş hemen. İnsan unutur, hatırlatılmazsa… Balıklar da. Onu da yutmasın mı bir balina. Sonra bir mucize olmuş, hep olur. İri ile İnce’yi yutan meğer aynı balinaymış. İnce balinanın midesinde sıcaktan dirilmişmiş. Kavuşmuşlar birbirlerine…  “Cennet sevdiğinin yanıdır.” Demişler birbirlerine. Bu hikâyeyi balıklar bir balinadan öğrenmiş. İnsanlar da bu yazıdan.