Sonra gözümü bir açtım hiç uyumayan şehirde, uyandım. New York... "Amerika'ya gittiğinde en çok ne yapmak istiyorsun?" diye soranlara hep Brooklyn köprüsünde nehrin akıp giden sularıyla hayallere dalmak istiyorum demiştim. Öyle de yaptım. Aslında köprü mimarisi aşkım San Francisco'da kabarmıştı ama New York'un gotik yapılarının arasında kaybolan gökdelenleri beni etkilemeyi başardı. Uçsuz bucaksız Central Park o soğukta bile içinizi ısıtıyor. Manhattan'ın dünyanın her yerinde kendinden söz ettiren silüeti akşam olunca ışıl ışıl olarak göz kırpıyor sanki bana..
Bir yıldan fazla oluyor özgürlük heykeline karşı İstanbul'u özleyişim. Şimdi de orayı çok özlüyorum. Dedim ya insan nerede değilse orayı özler ve kiminle değilse hep onu ister. İşte öyle bir hayat. Amerika'dayken ırmağının akışına öldüğünüz memleketinizden şimdi kaçmak, bir insan olarak değer gördüğünüz yerde olmak istiyorsunuz. Hak ettiğiniz maaşı almak, maaşınızın yattığı gün bitmediğini görmek, bahşişlerinizle gezebilmek... Ne kadara hoş geliyor kulağa.. Tabi bunları yaparken, bazen yanlış anlaşılmak, bazen ırkçılığa maruz kalmak, bazen kaybolmak insanı tereddüt ettiriyor. Anılarınızın olmadığı, tanınmadığınız bir şehirde, ülkede olmak ne kadar güzelse aslında bir o kadar da kötü. Tekrar ister miydim Amerika'da olmak? Kesinlikle.
New York günlüğüme başlarken daha önceden tecrübeli arkadaşlarımın "ammaan Jamaika mahallesinden geçme" cümlesini kulağıma küpe yaptım. Bilmediğiniz bir yerde, hiç bilmediğiniz bir yere gitmemeye çalışmak aslında sizi direkt olarak oraya götürüyor. Havalimanından otelime gitmek için kaybolduğum mahalle olan Jamaika mahallesi bana bunu öğretti. Hani derler ya “Bir insan nereye bakmıyorsa en çok oraya bakmak istiyordur.” Heh! Tam da onun gibi, gitmek istemediğim ilk yer, ilk durağım oldu. Otele vardıktan sonra New York serüvenime tabiki, Brooklyn Köprüsü ile başladım. İpini koparmış danalar gibi otelden koşup gittim köprüye. O kadar soğuktu ki Brooklyn, montumu burnuma kadar kapatmak zorunda kaldım. Gidip gördüğüm ayazlar arasından eksik kalmadı New York... Amerika'da hiç kar yağışına denk gelmedim ama Anadolu insanının kar soğuğu tabirini tam anlamıyla yaşadım. Gündüz o köprü senin bu köprü benim gezen ben, gece Times meydanında yürümek için sabırsızlanıyordum.
Hala kafam telefona gömülüyken etrafımda bir karmaşa duyuyorum. Az önce yanımda duran "homeless" kadın elimden tutarak koşmaya başlıyor. Beş dakika önce benden para isteyen siyahi ve arkadaşları Asyalı bir grupla yumruk yumruğa kavga ediyor. Elimdeki kahvenin paçama dökülüşüne aldırmadan kalabalıktan o kadınla beraber koşuyoruz. Uzaklaştıktan sonra bana iyi olup olmadığımı, neden oradan kaçmadığımı, deli olup olmadığımı soruyor. Teşekkür edip uzaklaşıyorum. Ne kadar dalmışım telefona, o kavganın gürültüsünü duymamışım. Az kalsın hayatımda ilk kez New York'ta bir kavganın ortasında kalıp harap olacaktım.
Yeni günüme Manhattan'da başlıyorum. Özgürlük heykeline bir vapurla yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşıyorum. Aklıma sürekli How I Met Your Mother Ted'in düğünden kaçan sevgilisinin ve asıl aşkının karşılaştığı vapur geliyor. Montuma sıkıca sarılarak köpükleşen suları izliyorum. Bir iki güne bitecek olan rüyama dalıyorum. Birkaç gün sonra ülkeme döndüğümde burayı özlemeyeceğimi düşünerek bir hayalimi daha gerçekleştiriyorum.
San Francisco'da kaybolan, otobüsü terminalini bulamayan benim elimi bir Hintli tutmuştu. Bana yardım ederek beni terminale götürmüştü. Otobüsü kaçırmıştım ama yeni bileti almam çok kolay olmuştu. New York'ta havalimanına gitmek için heyecanla çırpınan ben, havalimanına nasıl gideceğimi haritadan kontrol etmeden heyecanla çıkmıştım otelden. Önce metroda ters yöne bindim, sonra Wi-Fi bulamadım. New York'ta da elimi bir Hintli tuttu. Metroda siyahi bir kadından telefonunu istedim. Sırf haritaya bakabilmek için. Doğal olarak güvenmedi ve kendisi anlatmayı tercih etti. Tabiki bende ona güvenmedim. Karşımda oturan beyefendiye usulca bakarak telefonunu istedim ve sanki kendi ülkemde kendi dilimde konuşuyormuşum hissi uyandırarak çekinmeden verdi telefonunu. Orada bir kez daha ısındım Hintlilere. Kontrolüme rağmen yanlış durakta inip aktarma yaparak sağ salim ulaştım havalimanına, ülkeme dönmek için.
Ani bir şekilde bir günde alınan bir kararla başlayan Amerika serüvenim yavaş yavaş New York'ta son buluyor. Gün sayarak tabiri caizse ipleri çekerek dönüyorum ülkeme, evime, sevdiklerime.. O günleri, o rahatlığı, o zenginliği özlüyorum. Ama asla yemeklerini değil, samimiyetsizliğini değil. Bizi bir AVM'ye götürmek için bile benzin parası isteyenleri değil. Ya da sırf yabancı olduğumuz için çalışma saatlerimizi ve paramızı kesenleri değil. Sadece kendi dillerinde müzik dinleyen, bilmediğimiz bir dilde gözümüzün içine baka baka dedikodumuzu yapanları değil. Son olarak, beraber çalıştığım aslen Alman olan renkli gözlü arkadaşım yazılarımı İngilizceye çevirip okuyormuş. Onunla atışmalarımızı, Türkçe olarak, "ben Türkçe bilmiyorum" deyişini özlüyorum.
Her şeye rağmen edindiğim tecrübeleri, ve "ben Amerika'da 5 ay tek başıma yaşayıp 15 gün tek başıma gezdim" cümlesini cebimden ve dilimden düşürmüyorum. Buraya kadar sabırla ve merakla okuyan herkese teşekkür ediyorum. Yazılarım bu kadar geç kaldığı için de büyük özürlerimi sunuyorum. Daha güzel günlere, daha güzel tecrübelere...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder