* Tanışalım *

Ben Benim Sen Kimsin

96'nın 4'ünün 14'ünde, 4'e 10 kala büyük beton yığınları arasında, üzerine şarkılar, şiiirler yazılmış bu harika şehirde dü...

22 Eylül 2019 Pazar

Amerika günlüğü - 2 - Alışma -

Merhabalar, 
Yazımın bu kısmında Amerikada bulunduğum süreci anlatacağım. 2 aktarma ile çalışacağım ve yaşayacağım yere geldim. Bu uzun yolculuk beklemelerle ve saat farkıyla beraber tam 31 saat sürdü. "Jetlag" adı verilen o uyum sürecim yaklaşık bir haftamı aldı. Doğru düzgün yemek yiyemeden, uykunun ne olduğunu unutarak bir hafta geçirdim. Ailemle ve arkadaşlarımla rahatlıkla mesajlaşabilmek ve görüntülü konuşabilmek için uykuyu biraz da askıya aldım. Dedim ya "uyum süreci". Bu bir haftalık sürede çalışmaya da başlamıştım tabiki. 
Evde yaşıyorduk, otel vs. değil. 3 Türk, 1 Arnavut ve 4 Jamaikalı. Benim geldiğim gün bir Jamaikalı evden ayrıldı. Kaldık 7 kişi. 3 kız aynı odada kalıyorduk ve 2 hafta sonra aramıza Çinli bir kız daha katıldı. (isimleri vermeyeceğim.) Dört farklı ülkeden, 4 farklı ırktan, 4 farklı kız aynı odayı paylaşmaya başladık. Eğer hayatınızın bir kısmında yurtta yaşadıysanız bu çok da büyük bir problem olmuyor. Tabiki anlaşmazlıklarımız oldu fakat Amerika'nın insan değeri bilen katı kuralları sonucu hepimiz birbirimize katlandık. Ve tabii işin sonunda iş bonusu almak ve depozitoyu geri almak da var. 
İş konusuna dönersek, şirket danışmanlarım sürekli İngilizcen kötü diye üzerime baskı yaptığı için sürekli insanlarla anlaşamayacağımdan korkuyordum. Bunun karşılığında, Türkiye'de iken çevremden özellikle arkadaşlarımdan sürekli şu teselliyi alıyordum. "Türkiye'ye gelen yabancılar da düzgün Türkçe konuşamıyor ama biz anlıyoruz. Sende yaparsın, merak etme." O iş öyle olmuyormuş işte. T ve h harfi yan yana gelince peltek söylemen gerekiyormuş. Yapılan bir iş sonunda teşekkür etmeyince o kadar kaba görünüyormuşsun ki bir markette bile olsan insanlar seni unutmuyormuş. Bir sonraki sefere seninle samimi konuşmuyorlarmış. Bir şey istersen cümlenin sonunda "lütfen" kelimesi olmayınca sana ters bakıyorlarmış. Çünkü emir cümlesi kullanmış oluyormuşsun. Birine, tanımıyor dahi olsa selam vermemen seni moron yapıyormuş. Eğer mutlu olmak, sevilmeseniz bile sayılmak istiyorsanız bunları yapmanız gerekiyor. 
Evet, İngilizcenizin 'perfect' olmasına gerek yok. Fakat ince detayları Türkiye'de ne kadar dil eğitimi alırsanız alın, öğrenemiyorsunuz. Mutlaka pratik gerekiyor. Ve bu pratiklerin mutlaka yabancı biriyle yapılması gerekiyor. 
Çalıştığım yerde sipariş alıp verdiğim için insanlarla daha fazla konuşma imkanım oldu ve bu anlattıklarımı daha kolay idrak ettim. Ve ne yaparsanız yapın, yabancı olduğunuz direkt anlaşılıyor. Bizi istemeyenler, ırkçılık yapanlar tabi ki oldu. Ve eğer ki teniniz biraz yanıksa ya da esmerseniz ırkçılığa daha çok maruz kalıyorsunuz. Siyahi insanlara yapılanları anlatmıyorum bile.. 
İlk bir ay uyum süreci, çekingenlik, utangaçlık ve özgüvensizlik sonucu ek iş bulamadım. Tek işte çalışarak günlerimin çoğunu evde geçirdim. Dedim ya küçük tatlı bir kasaba hayali.. Hayalimden daha küçük bir yere geldim. Tek bir caddeye sahip, alışveriş yapmanın imkansız olduğu, sadece 2 büyük markete sahip olan, yabancı kuş girse anlaşılacak küçük ama küçücük bir şehir Sisters. Bu küçük şehirin kocaman marketinde bir şans sonucu yıllarca Türkiye’de yaşamış biyolojik olarak yaşlı ruhen bizden genç bir aile ile tanıştık. İşte gerçek Amerika biraz da olsun başlamıştı. 
Gerçek Amerika'yı biraz burada anlatacağım. Tanıştığımız çift ile beraber yakın çevremizde gezilmesi görülmesi gereken ne kadar yer varsa hepsini gezdik, gördük. Türkiye'de onlara ne kadar iyi davranıldıysa, tam eksiksiz bizi ağırlamak için ellerinden gelenleri yaptılar. Gittiğimiz yerlerden birkaç fotoğraf aşağıya bırakıyorum. Bu gezmeler, sohbetler sırasında İngilizceme olan güvenim geri geldi. Dedim ya ne kadar pratik o kadar iyi. Bazen bu yarım dille insanlara sempatik geldiğimiz için bazıları bizi bağrına bastı. "Ben senin annen olurum, buraya yerleş", "oğlumla evlen, benim kızım ol", "burada master yap gene gel" tekliflerini sürekli aldım. Çünkü "Thank you, please" kelimeleri dilimden, gülümsemem yüzümden hiç eksik olmadı. 
Bir buçuk ay sonunda ev arkadaşım sayesinde ikinci işi buldum. Fakat hala boş vaktim çoktu. Özgüvenimin iyice yerine oturmasıyla 1 hafta arayla üçüncü işimi de buldum. İnsanlar beni farklı mekanlarda gördükleri için göz aşınalığı oldu. Sohbetler sonunda çoğu tanıdı ve alıştı bize. Hatta bir şirket çalışanı seneye work and travel öğrencileri alacağının sözünü bile verdi. 
Biraz mahcubiyet biraz da mecburiyetle kendimizi sevdirdik.
Daha detaylı bilgileri bi sonraki yazımda paylaşacağım. 






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder