* Tanışalım *

Ben Benim Sen Kimsin

96'nın 4'ünün 14'ünde, 4'e 10 kala büyük beton yığınları arasında, üzerine şarkılar, şiiirler yazılmış bu harika şehirde dü...

13 Temmuz 2020 Pazartesi

san dieGO


Ahh San Diego üzümlü kekim..
Denilene göre Cedric'in üzüme alerjisi varmış. Chen'e asla kavuşamayacağını bildiği için ona hep üzümlü kekim dermiş. Şu an gözümde İtalya ne ise, Amerika sınırlarına girdiğim andan itibaren de San Diego oydu. Asla gidemeceğimi düşündüm hep. Söylemiştim İtalya'ya gitme isteğimi...
San Diego'ya sakin sokaklarında gezmek ve Little Italy Town'u görmek için gittim. İlk kez çıktıysanız yurtdışına özellikle büyük bir ülkeyse bu, sürekli şu soru geliyor; orada yaşamak ister miydin? Evet, San Diego'da yaşamak isterdim. Kesinlikle benim gibi yaşlı ruhlu insanların, sessiz sakin bir hayat sürmeleri için inşa edilmiş bir şehirdi adeta San Diego. 
İtalya hayalimde; en lüks otellerde kalıyor, en lüks yerlerde yemek yiyor, en lüks markaları giyiyorum. Bu yüzden İtalya'yı hep erteliyorum. San Diego benim için İtalya'nın fragmanıydı. Çok güzel bir otelde kaldım. Çok güzel bir mekanda kahve içtim. Ve çok güzel bir yerde kahvaltı yaptım. Müthiş bir restoranda akşam yemeğimi yedim. Tek gece için gittim San Diego'ya ama sanırım en çok orada para harcadım, en çok orada mutlu oldum. Hiç Türkle karşılaşmadım mesela. Gece hayatları, ışıl ışıl sokaklar daha çok dikkatimizi çekiyor sanırım. Ya da San Diego henüz tarafımızca keşfedilmemiş. 
San Diego'nun kibar insanlarını mı anlatayım, mimari güzelliklerini mi, sakin caddelerini mi bilemiyorum. Otobüsle gittim San Diego'ya. Otelime varmak için metroyu kullandım. New York'ta turnikeden atlayanlar varken burada insanlar, turnikelere özellikle dikkat ediyordu. O kadar genişti ki metroya giden yol, kart basmadan turnikenin yanından geçilebilecek kadar. Ama insanlar medeniyette çığır açmış gibilerdi. Kartımı okuttum ve devam ettim. Metroya binerken bavulumu görenler yardım teklif ediyorlardı. Başlarda, "yabancı olduğumu anladılar, beni dolandıracaklar şimdi" diyordum ki ilerleyen saatler beni yanılttı. San Diego konusundaki tek pişmanlığım, otelimin önündeki mükemmel yokuştu.Öyle dikti ki, Galata'ya çıkan yokuşları özletmedi bana. Bavulum için yardım almak zorunda kaldım ve bu şehir yardım etmek isteyen naif insanlarla dolu gibiydi. 
Rihanna'nın şarkısında geçen king bed yatağımın tadını çıkardıktan sonra Amerika alışverişimin çoğunu San Diego'da yaptım. Öyle ki, o yokuş bavulla çıkmaktan daha çok acı verdi. Güzel bir yerde, güzel bir balık yedim ve gece yürüyüşümü Little Italy sokaklarında yaptım. En sevdiğim kol çantamın kayışı, hayatımdaki en güzel dondurmayı yerken burada koptu. 
Tuzlu karamelli İtalyan dondurması... Hayatımın aşkıydı resmen. Kapıda oluşan kuyruktan buranın en güzel dondurmacısı herhalde diyerek girdim kapıdan. Aman Allah'ım, çeşit çeşit dondurma. Nasıl seçeceğim diye dudaklarımı kemirirken kapıdan içeri girdim ve elime menü verdiler. Menüde yazanlardan daha çok kararsız kaldığımı anladı sanırım görevlilerden biri ve yanıma geldi, yardımcı oldu bana. Tuzlu karamelli benim seçimimdi. Başta biraz afallıyorsunuz o mayhoş tattan ama daha sonra aylarca tadı damağınızda kalıyor. Keşke birkaç çeşit daha yeseydim pişmanlığı içimde yaşıyor hala.
Gündüz alışverişime devam ettim ve yorgunluğumu hayatımın ilk ve son espressosu ile attım. Türk kahvesini bile sade içemeyen ben ona nasıl dayandım bilemiyorum. Gerçi şimdi Türk Kahvesini bile sade içiyorum ya neyse. Sessiz sokaklarda, sakin müziklerimi dinleyerek veda ettim San Diego'ya. Otelin servisiyle gittiğim havalimanındaki uçuşumun son durağı New York'tu. En çok orayı özleyeceğimi hiç bilemedim. New York anılarımda görüşürüz okuyucu.



6 Temmuz 2020 Pazartesi

LA mı? Eley mi?

San Francisco'da 3 gün geçirdikten sonra otobüsle geçtim Los Angeles'a. Aslında pek gezenti, çok meraklı bir tip değilim. Amerika'ya gitme hayalim de olmadı hiç. Çocukluğumdan beri dikkatimi çeken tek ülke hep İtalya idi. Bu sebepledir ki, beni Los angeles'a sürükleyen deniz ve İtalya aşkıydı. Los angeles'ın müthiş sahillerini gezmek, Venice Beach’te yüzemesem de ayaklarımı kumlarda gezdirip güneşlenmek istiyordum. 
Yaptım da... Berbat bir pansiyonda kaldım ama Hollywood'da, Beverly Hills'te, Walk of Fame'de yürürken şaşkınlıktan fotoğraf çekmeyi unuttuğum anlar bile oldu. Hepsi anılarımda o ayrı. Herkes Griffith Rasathanesinde deli gibi Hollywood yazısına bakarken bir anı fotoğrafıyla rasathaneyi gezmeye koyuldum. Bilmiyorum, oraya giden arkadaşlarım içeri bile girdi mi? Böyle yaşlı ruhlu bir insanım işte. "Hollywood'a gittim işte... Eee, noldu şimdi" gibi değişik sorular vardı kafamda, bu sorularla gidip rasathaneyi gezdim. Elementlerin özellikleri ve gökyüzünün tuhaf fotoğrafları o meşhur Hollywood sign'den daha çok ilgimi çekti sanırım. 
LA gündüzün kasvetine karşılık geceleri ışıl ışıl bir eyalet. Gündüzleri sırf gezdim demek için gezerken, geceleri maceraya ortak oluyorsunuz. Dedim ya ben yaşlı ruhlu bir insanım bu yüzden sanırım insanların ışıl ışıl, eğlenceli halleri beni daha çok kendine çekti. Bu arada ışıl ışıl olan her yerde karşınıza bir Türk mutlaka çıkıyor. Sayımızın bu kadar fazla olduğunu asla tahmin edemezdim. Hediyelik eşya satan dükkanlar her şey bedavaymış gibi dopdoluydu.Ve o dopdolu mekanların birinde kır saçlı bir adama çarptım. "Sorry" deyip geçtim ve bir de ne duyayım "Ay kız delidana gibi oraya buraya çarpıp duruyor." Sağ ol teyzeciğim ya :) O an diyememiştim tabii. Sanırım çarptığım adamın eşiydi.
Aslında şu an daha fazla fark ediyorum, orada burada okuyoruz ya yurtdışında sinirli birine denk geldim Türk çıktı haberlerini. Sonra kurgu diyoruz. Aslında hemen hemen öyleyiz. Kimse Türkçe bilmiyor diye bağıra çağıra konuşanlar, yabancılara Türkçe küfür edenler, öğretenler, sabırsız olanlar çoğunlukla bizleriz. Oysa elin Amerikalısı o kadar soğuk kanlı ki.. Evet, huysuz, ruhsuzlar ama biraz da mütevazılar. :)
LA konusuna dönecek olursak; LA, ışıl ışıl kalabalık ve gündüzleri çok sessiz bir yer. Gündüz elinizde kahveniz, sessizce yürürken; gece kalabalıkta kayboluyor, oraya buraya çarpıp duruyorsunuz. (Emin değilim bu benim sakarlığım da olabilir.) Gündüz Venice Beach'te bir yandan kitabımı okuyarak güneşleniyordum,  gece hızlı adımlarla yürümem gerektiğini tekrar öğrendim. Bence LA tamamen İstanbul gibiydi. Gerçi büyük şehirlerin hepsi hemen hemen böyle. Bir taraf bolluk içinde yüzerken diğer taraf yüzülen o temiz sudan içme derdinde. 
Kaldığım o iğrenç pansiyon mahalle arası gibi küçük bir yerdeydi. otobüs durağına yakın etrafı boş bir mahalle, küçük bir büfe de vardı. Orada yediğim hindi etli sandviçi unutamıyor oluşum bana tekrar sevdiriyor ücra sokakları. Otobüsler San Francisco'nun aksine daha ucuz ve daha ferahtı. SF'de otobüsten inmek için ip çekerken, LA'de klasik kırmızı butona basıyorduk. Bu yüzden daha benzer ve samimi gelmişti bana, Ruhsuz oluşumdan da kaynaklı olabilir bu :)
Bir sonraki yazım San Diego ile ilgili olacak... Yazımı sözlerini pek bilmediğim ama bana hep Hollywood sokaklarını hatırlatan bir şarkı nakaratıyla bitirmek istiyorum “ışıl ışıl her yer, her yer sanki..” Buraya kadar sabrettiğin için teşekkür eder, pandemiden dolayı sağlıklı günler dilerim sevgili okuyucuğuuumm.