* Tanışalım *

Ben Benim Sen Kimsin

96'nın 4'ünün 14'ünde, 4'e 10 kala büyük beton yığınları arasında, üzerine şarkılar, şiiirler yazılmış bu harika şehirde dü...

21 Ekim 2020 Çarşamba

NY - New York

Sonra gözümü  bir açtım hiç uyumayan şehirde, uyandım. New York... "Amerika'ya gittiğinde en çok ne yapmak istiyorsun?" diye soranlara hep Brooklyn köprüsünde nehrin akıp giden sularıyla hayallere dalmak istiyorum demiştim. Öyle de yaptım. Aslında köprü mimarisi aşkım San Francisco'da kabarmıştı ama New York'un gotik yapılarının arasında kaybolan gökdelenleri beni etkilemeyi başardı. Uçsuz bucaksız Central Park o soğukta bile içinizi ısıtıyor. Manhattan'ın dünyanın her yerinde kendinden söz ettiren silüeti akşam olunca ışıl ışıl olarak göz kırpıyor sanki bana.. 

Bir yıldan fazla oluyor özgürlük heykeline karşı İstanbul'u özleyişim. Şimdi de orayı çok özlüyorum. Dedim ya insan nerede değilse orayı özler ve kiminle değilse hep onu ister.  İşte öyle bir hayat. Amerika'dayken ırmağının akışına öldüğünüz memleketinizden şimdi kaçmak, bir insan olarak değer gördüğünüz yerde olmak istiyorsunuz. Hak ettiğiniz maaşı almak, maaşınızın yattığı gün bitmediğini görmek, bahşişlerinizle gezebilmek... Ne kadara hoş geliyor kulağa.. Tabi bunları yaparken, bazen yanlış anlaşılmak, bazen ırkçılığa maruz kalmak, bazen kaybolmak insanı tereddüt ettiriyor. Anılarınızın olmadığı, tanınmadığınız bir şehirde, ülkede olmak ne kadar güzelse aslında bir o kadar da kötü. Tekrar ister miydim Amerika'da olmak? Kesinlikle. 

New York günlüğüme başlarken daha önceden tecrübeli arkadaşlarımın "ammaan Jamaika mahallesinden geçme" cümlesini kulağıma küpe yaptım. Bilmediğiniz bir yerde, hiç bilmediğiniz bir yere gitmemeye çalışmak aslında sizi direkt olarak oraya götürüyor. Havalimanından otelime gitmek için kaybolduğum mahalle olan Jamaika mahallesi bana bunu öğretti. Hani derler ya “Bir insan nereye bakmıyorsa en çok oraya bakmak istiyordur.” Heh! Tam da onun gibi, gitmek istemediğim ilk yer, ilk durağım oldu. Otele vardıktan sonra New York serüvenime tabiki, Brooklyn Köprüsü ile başladım. İpini koparmış danalar gibi otelden koşup gittim köprüye. O kadar soğuktu ki Brooklyn, montumu burnuma kadar kapatmak zorunda kaldım. Gidip gördüğüm ayazlar arasından eksik kalmadı New York... Amerika'da hiç kar yağışına denk gelmedim ama Anadolu insanının kar soğuğu tabirini tam anlamıyla yaşadım. Gündüz o köprü senin bu köprü benim gezen ben, gece Times meydanında yürümek için sabırsızlanıyordum. 

Times Square'de fotoğrafımı çekmesi için iki kıza yaklaştım. Boynumdan hiç çıkarmadığım ay yıldız kolyem ile ben Türk'üm diye bağırıyordum resmen. Ve bu bağırışıma ses oldular sanki, "Excuse me" dememle "aaa sen Türk müsün?" cümlesini duymam an meselesi oldu. Koskoca meydanda o kızlara denk gelmiştim. Sanırım kan çekti. :)
Gece yarısı otele geri dönebilmek için telefonumdan haritayı incelerken çok yakınımdan bir ses duyuyorum. "Hey maaan!"  O ne! Bana mı dedi O? Para istiyor ama ben hiç oralı değilim. Sinirleniyor haliyle siyahi örgülü saçlı adam. Elimle git işareti yapıyorum, ama bir yandan içimi ateş kaplıyor. Acaba saldırıya uğrar mıyım diye de korkuyorum. Ama daha önceki yazılarımda da dedim ya; korktuğumu belli etmiyorum. Gidiyor. Ve ben kafamı yine telefona gömerek bulduğum bedava Wi-Fi ile yol haritamı çiziyorum. Saat gece yarısını çoktan geçmiş tabi ama sanki gün ortası gibi meydan tıklım tıklım. Birileri dans ediyor, birileri şarkı söylüyor. Bu şehir uyumuyor evet ama sanki içindeki hiçbir insan uyumuyor gibi. Saat asla fark edilmiyor burada, sanki Vegas'ın gazinoları.. 

Hala kafam telefona gömülüyken etrafımda bir karmaşa duyuyorum. Az önce yanımda duran "homeless" kadın  elimden tutarak koşmaya başlıyor. Beş dakika önce benden para isteyen siyahi ve arkadaşları Asyalı bir grupla yumruk yumruğa kavga ediyor. Elimdeki kahvenin paçama dökülüşüne aldırmadan kalabalıktan o kadınla beraber koşuyoruz. Uzaklaştıktan sonra bana iyi olup olmadığımı, neden oradan kaçmadığımı, deli olup olmadığımı soruyor. Teşekkür edip uzaklaşıyorum. Ne kadar dalmışım telefona, o kavganın gürültüsünü duymamışım. Az kalsın hayatımda ilk kez New York'ta bir kavganın ortasında kalıp harap olacaktım. 

Yeni günüme Manhattan'da başlıyorum. Özgürlük heykeline bir vapurla yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşıyorum. Aklıma sürekli How I Met Your Mother Ted'in düğünden kaçan sevgilisinin ve asıl aşkının karşılaştığı vapur geliyor. Montuma sıkıca sarılarak köpükleşen suları izliyorum. Bir iki güne bitecek olan rüyama dalıyorum. Birkaç gün sonra ülkeme döndüğümde burayı özlemeyeceğimi düşünerek bir hayalimi daha gerçekleştiriyorum. 

San Francisco'da kaybolan, otobüsü terminalini bulamayan benim elimi bir Hintli tutmuştu. Bana yardım ederek beni terminale götürmüştü. Otobüsü kaçırmıştım ama yeni bileti almam çok kolay olmuştu. New York'ta havalimanına gitmek için heyecanla çırpınan ben, havalimanına nasıl gideceğimi haritadan kontrol etmeden heyecanla çıkmıştım otelden. Önce metroda ters yöne bindim, sonra Wi-Fi bulamadım. New York'ta da elimi bir Hintli tuttu. Metroda siyahi bir kadından telefonunu istedim. Sırf haritaya bakabilmek için. Doğal olarak güvenmedi ve kendisi anlatmayı tercih etti. Tabiki bende ona güvenmedim. Karşımda oturan beyefendiye usulca bakarak telefonunu istedim ve sanki kendi ülkemde kendi dilimde konuşuyormuşum hissi uyandırarak çekinmeden verdi telefonunu. Orada bir kez daha ısındım Hintlilere. Kontrolüme rağmen  yanlış durakta inip aktarma yaparak sağ salim ulaştım havalimanına, ülkeme dönmek için.

Ani bir şekilde bir günde alınan bir kararla başlayan Amerika serüvenim yavaş yavaş New York'ta son buluyor. Gün sayarak tabiri caizse ipleri çekerek dönüyorum ülkeme, evime, sevdiklerime..  O günleri, o rahatlığı, o zenginliği özlüyorum. Ama asla yemeklerini değil, samimiyetsizliğini değil. Bizi bir AVM'ye götürmek için bile benzin parası isteyenleri değil. Ya da sırf yabancı olduğumuz için çalışma saatlerimizi ve paramızı kesenleri değil. Sadece kendi dillerinde müzik dinleyen, bilmediğimiz bir dilde gözümüzün içine baka baka dedikodumuzu yapanları değil. Son olarak, beraber çalıştığım aslen Alman olan renkli gözlü arkadaşım yazılarımı İngilizceye çevirip okuyormuş. Onunla atışmalarımızı, Türkçe olarak, "ben Türkçe bilmiyorum" deyişini özlüyorum. 

Her şeye rağmen edindiğim tecrübeleri, ve "ben Amerika'da 5 ay tek başıma yaşayıp 15 gün tek başıma gezdim" cümlesini cebimden ve dilimden düşürmüyorum. Buraya kadar sabırla ve merakla okuyan herkese teşekkür ediyorum. Yazılarım bu kadar geç kaldığı için de büyük özürlerimi sunuyorum. Daha güzel günlere, daha güzel tecrübelere... 






13 Temmuz 2020 Pazartesi

san dieGO


Ahh San Diego üzümlü kekim..
Denilene göre Cedric'in üzüme alerjisi varmış. Chen'e asla kavuşamayacağını bildiği için ona hep üzümlü kekim dermiş. Şu an gözümde İtalya ne ise, Amerika sınırlarına girdiğim andan itibaren de San Diego oydu. Asla gidemeceğimi düşündüm hep. Söylemiştim İtalya'ya gitme isteğimi...
San Diego'ya sakin sokaklarında gezmek ve Little Italy Town'u görmek için gittim. İlk kez çıktıysanız yurtdışına özellikle büyük bir ülkeyse bu, sürekli şu soru geliyor; orada yaşamak ister miydin? Evet, San Diego'da yaşamak isterdim. Kesinlikle benim gibi yaşlı ruhlu insanların, sessiz sakin bir hayat sürmeleri için inşa edilmiş bir şehirdi adeta San Diego. 
İtalya hayalimde; en lüks otellerde kalıyor, en lüks yerlerde yemek yiyor, en lüks markaları giyiyorum. Bu yüzden İtalya'yı hep erteliyorum. San Diego benim için İtalya'nın fragmanıydı. Çok güzel bir otelde kaldım. Çok güzel bir mekanda kahve içtim. Ve çok güzel bir yerde kahvaltı yaptım. Müthiş bir restoranda akşam yemeğimi yedim. Tek gece için gittim San Diego'ya ama sanırım en çok orada para harcadım, en çok orada mutlu oldum. Hiç Türkle karşılaşmadım mesela. Gece hayatları, ışıl ışıl sokaklar daha çok dikkatimizi çekiyor sanırım. Ya da San Diego henüz tarafımızca keşfedilmemiş. 
San Diego'nun kibar insanlarını mı anlatayım, mimari güzelliklerini mi, sakin caddelerini mi bilemiyorum. Otobüsle gittim San Diego'ya. Otelime varmak için metroyu kullandım. New York'ta turnikeden atlayanlar varken burada insanlar, turnikelere özellikle dikkat ediyordu. O kadar genişti ki metroya giden yol, kart basmadan turnikenin yanından geçilebilecek kadar. Ama insanlar medeniyette çığır açmış gibilerdi. Kartımı okuttum ve devam ettim. Metroya binerken bavulumu görenler yardım teklif ediyorlardı. Başlarda, "yabancı olduğumu anladılar, beni dolandıracaklar şimdi" diyordum ki ilerleyen saatler beni yanılttı. San Diego konusundaki tek pişmanlığım, otelimin önündeki mükemmel yokuştu.Öyle dikti ki, Galata'ya çıkan yokuşları özletmedi bana. Bavulum için yardım almak zorunda kaldım ve bu şehir yardım etmek isteyen naif insanlarla dolu gibiydi. 
Rihanna'nın şarkısında geçen king bed yatağımın tadını çıkardıktan sonra Amerika alışverişimin çoğunu San Diego'da yaptım. Öyle ki, o yokuş bavulla çıkmaktan daha çok acı verdi. Güzel bir yerde, güzel bir balık yedim ve gece yürüyüşümü Little Italy sokaklarında yaptım. En sevdiğim kol çantamın kayışı, hayatımdaki en güzel dondurmayı yerken burada koptu. 
Tuzlu karamelli İtalyan dondurması... Hayatımın aşkıydı resmen. Kapıda oluşan kuyruktan buranın en güzel dondurmacısı herhalde diyerek girdim kapıdan. Aman Allah'ım, çeşit çeşit dondurma. Nasıl seçeceğim diye dudaklarımı kemirirken kapıdan içeri girdim ve elime menü verdiler. Menüde yazanlardan daha çok kararsız kaldığımı anladı sanırım görevlilerden biri ve yanıma geldi, yardımcı oldu bana. Tuzlu karamelli benim seçimimdi. Başta biraz afallıyorsunuz o mayhoş tattan ama daha sonra aylarca tadı damağınızda kalıyor. Keşke birkaç çeşit daha yeseydim pişmanlığı içimde yaşıyor hala.
Gündüz alışverişime devam ettim ve yorgunluğumu hayatımın ilk ve son espressosu ile attım. Türk kahvesini bile sade içemeyen ben ona nasıl dayandım bilemiyorum. Gerçi şimdi Türk Kahvesini bile sade içiyorum ya neyse. Sessiz sokaklarda, sakin müziklerimi dinleyerek veda ettim San Diego'ya. Otelin servisiyle gittiğim havalimanındaki uçuşumun son durağı New York'tu. En çok orayı özleyeceğimi hiç bilemedim. New York anılarımda görüşürüz okuyucu.



6 Temmuz 2020 Pazartesi

LA mı? Eley mi?

San Francisco'da 3 gün geçirdikten sonra otobüsle geçtim Los Angeles'a. Aslında pek gezenti, çok meraklı bir tip değilim. Amerika'ya gitme hayalim de olmadı hiç. Çocukluğumdan beri dikkatimi çeken tek ülke hep İtalya idi. Bu sebepledir ki, beni Los angeles'a sürükleyen deniz ve İtalya aşkıydı. Los angeles'ın müthiş sahillerini gezmek, Venice Beach’te yüzemesem de ayaklarımı kumlarda gezdirip güneşlenmek istiyordum. 
Yaptım da... Berbat bir pansiyonda kaldım ama Hollywood'da, Beverly Hills'te, Walk of Fame'de yürürken şaşkınlıktan fotoğraf çekmeyi unuttuğum anlar bile oldu. Hepsi anılarımda o ayrı. Herkes Griffith Rasathanesinde deli gibi Hollywood yazısına bakarken bir anı fotoğrafıyla rasathaneyi gezmeye koyuldum. Bilmiyorum, oraya giden arkadaşlarım içeri bile girdi mi? Böyle yaşlı ruhlu bir insanım işte. "Hollywood'a gittim işte... Eee, noldu şimdi" gibi değişik sorular vardı kafamda, bu sorularla gidip rasathaneyi gezdim. Elementlerin özellikleri ve gökyüzünün tuhaf fotoğrafları o meşhur Hollywood sign'den daha çok ilgimi çekti sanırım. 
LA gündüzün kasvetine karşılık geceleri ışıl ışıl bir eyalet. Gündüzleri sırf gezdim demek için gezerken, geceleri maceraya ortak oluyorsunuz. Dedim ya ben yaşlı ruhlu bir insanım bu yüzden sanırım insanların ışıl ışıl, eğlenceli halleri beni daha çok kendine çekti. Bu arada ışıl ışıl olan her yerde karşınıza bir Türk mutlaka çıkıyor. Sayımızın bu kadar fazla olduğunu asla tahmin edemezdim. Hediyelik eşya satan dükkanlar her şey bedavaymış gibi dopdoluydu.Ve o dopdolu mekanların birinde kır saçlı bir adama çarptım. "Sorry" deyip geçtim ve bir de ne duyayım "Ay kız delidana gibi oraya buraya çarpıp duruyor." Sağ ol teyzeciğim ya :) O an diyememiştim tabii. Sanırım çarptığım adamın eşiydi.
Aslında şu an daha fazla fark ediyorum, orada burada okuyoruz ya yurtdışında sinirli birine denk geldim Türk çıktı haberlerini. Sonra kurgu diyoruz. Aslında hemen hemen öyleyiz. Kimse Türkçe bilmiyor diye bağıra çağıra konuşanlar, yabancılara Türkçe küfür edenler, öğretenler, sabırsız olanlar çoğunlukla bizleriz. Oysa elin Amerikalısı o kadar soğuk kanlı ki.. Evet, huysuz, ruhsuzlar ama biraz da mütevazılar. :)
LA konusuna dönecek olursak; LA, ışıl ışıl kalabalık ve gündüzleri çok sessiz bir yer. Gündüz elinizde kahveniz, sessizce yürürken; gece kalabalıkta kayboluyor, oraya buraya çarpıp duruyorsunuz. (Emin değilim bu benim sakarlığım da olabilir.) Gündüz Venice Beach'te bir yandan kitabımı okuyarak güneşleniyordum,  gece hızlı adımlarla yürümem gerektiğini tekrar öğrendim. Bence LA tamamen İstanbul gibiydi. Gerçi büyük şehirlerin hepsi hemen hemen böyle. Bir taraf bolluk içinde yüzerken diğer taraf yüzülen o temiz sudan içme derdinde. 
Kaldığım o iğrenç pansiyon mahalle arası gibi küçük bir yerdeydi. otobüs durağına yakın etrafı boş bir mahalle, küçük bir büfe de vardı. Orada yediğim hindi etli sandviçi unutamıyor oluşum bana tekrar sevdiriyor ücra sokakları. Otobüsler San Francisco'nun aksine daha ucuz ve daha ferahtı. SF'de otobüsten inmek için ip çekerken, LA'de klasik kırmızı butona basıyorduk. Bu yüzden daha benzer ve samimi gelmişti bana, Ruhsuz oluşumdan da kaynaklı olabilir bu :)
Bir sonraki yazım San Diego ile ilgili olacak... Yazımı sözlerini pek bilmediğim ama bana hep Hollywood sokaklarını hatırlatan bir şarkı nakaratıyla bitirmek istiyorum “ışıl ışıl her yer, her yer sanki..” Buraya kadar sabrettiğin için teşekkür eder, pandemiden dolayı sağlıklı günler dilerim sevgili okuyucuğuuumm.

16 Mart 2020 Pazartesi

S A N F R A N C I S C O

Yabancı müzik dinlemeye lisenin başında Rihanna ile başladım. California King Bed şarkısını her dinlediğimde bir gün bu şarkıyı California'da dinleme isteği sürekli yeşerir dururdu içimde. Yıllar önce kurduğum bu hayali, California sokaklarında gezerken hatırladım.
Travel planımın ilk durağı San Francisco idi. Havalimanından kalacağım hostele taksi ile geçtim. Kalacağım yer arka, ücra sokakların birinde hoş bir hosteldi. Sokaklar birbirinin aynısı gibiydi. Hayatımda ilk kez San Francisco'da kayboldum. Şimdi nasıl unutayım orayı?
Bindiğim taksideki taksici bir Hintli idi.(bunu neden belirttiğimi bi sonraki blog yazılarımda anlayacaksınız.) Bana San Francisco'nun en meşhur restoranlarından birinin bir Türk restoranı olduğunu ve eğer Türk yemeklerini özlediysem kesinlikle gitmem gerektiğini söyledi. Tabiki de gittim. Aylar sonra Türk yemeği yedim.  Gezerken yabancı olduğum anlaşılmasın diye Türkiye'de öğrendiğim taktikleri uyguladım. Hızlı yürüdüm bazen de çok yavaş.. En azından hostelde, yolları haritadan defalarca kontrol ettim ve kendimden emin yürüdüm. Nerede olduğumu anlamadığım sokaklarda ılık rüzgarın saçlarımı okşamasına izin vererek yürüdüm. Korkmama gerek var mıydı? Hiç sanmıyorum aslında. Çünkü orada aslında herkes yabancı. Herkes hızlı, herkes ürküyor.. 
"Alt tarafı bi köprü yeaa nolcak" diye gittiğim Golden Gate, beni kendine bağlayan en büyük yer oldu. 235 metre yükseklikte okyanusu izlemek beni aşırı mutlu etti. Zaten Amerika hayallerim arasında hep okyanusun dalgalarını izlemek vardı. Saçlarıma vuran rüzgar, okyanusun kulaklarımda uğultu oluşturan sesleri, köprüde koşan, bisiklet süren insanların sesleri ve daha niceleri..
Hayal ettiğim yerlerde hayal ettiğimden daha güzel yürüdüm. Okyanusun dalgalarını, sokakların kalabalığını rüzgar saçlarımı dağıtırken hissettim. 
Union Square'de yer alan Turk tabelası, Golden Gate'in gölgesinde paraşüt yapan, koşan, oynayan, mutlu olan insanlar, China Town'un kalabalığı, Lombard sokağının zikzakları, Pier 39'un dükkanları.. Tekrar gitme şansım olsaydı kesinlikle giderdim Gate'e.. Zaten San Francisco benim için sadece bir köprüden ibaretti. O heybeti, dik duruşu, kırmızı rengine yakın oluşu çekti beni, biliyorum. Zaten oldum olası böyle mimarilere hep zaafım olmuştur. Bi' de kırmızı oldu ya, beni tam gönlümden vurdu, Gate..



30 Ocak 2020 Perşembe

Travel-I


Nasıl giriş yapacağımı bile bilmediğim bir yazıya başlıyorum. Aslında sizlere Amerika'da tek başıma nasıl 15 gün gezdiğimi, San Francisco'da sabah kayboluşumu, akşam otobüsü kaçırıp hıçkıra hıçkıra ağlayışımı, Los Angeles'ta her akşam Hollywood Fame Walk'ta özgürce yürüdüğümü San Diego'da rahatça sabaha kadar gezdiğimi, New York'ta, Times meydanında kavga arasında kalışımı, fotoğraf için koca meydanda Türklere denk gelişimi, otobüste "nasılsa Türk yok" diye düşünürken arkamdan "tarhananı özledim anne" sesini duyduğumda yaşadığım şaşkınlığımı anlatmak istiyorum. 
Hala nereden başlayacağımı bilemesem de konuya ortadan şöyle girmek istiyorum; hemcinslerime seslenerek  Work and Travel programına katılacak, dil okuluna gidecek ya da herhangi bir sebepten yurtdışına çıkacak bütün hemcinslerime, gidin! Koşun! Özgürlüğü, rüzgârın saçlarınızı okşadığını hissedin. Ben hayallerimi tek başıma yaşadım, hayallerimdeki gibi.. Neden mi? Çünkü asi ve başına buyruk bir kız çocuğu olduğum için tek başıma çıktığım bu yolu tek başıma bitirecektim. Arkadaşlarım yok muydu? Vardı. Turlara katılamaz mıydım? Katılabilirdim. Yapmadım. Aniden karar verip gittiğim Amerika serüvenimde kimsenin bana ayak bağı olmasını istemedim. Kimse için planımı değiştirmek istemedim ve kimseden de bunu isteyemezdim. İstediğim anda istediğimi yapabilmek için yalnız çıktığım bu yol benim için yalnız bitti. Pişman mıyım? Hayır. Eğer elimde tekrar böyle bir şans olsa tekrar Amerika’yı tek başıma gezerdim. Tek başım kaybolur, tek başıma keşfeder, tek başıma eğlenirdim. Gideceklere kesin tavsiyem tatmadığınız şeyleri tadın. İlk anda beğenmediğiniz o tadı sonradan çok arayabiliyorsunuz. Tıpkı şu an benim yaşadığım gibi. Amerikalılarla daha çok vakit geçirin. Orada kalmayacaksanız eğer bir gün ülkenize dönmek zorunda olduğunuzu unutmayın ama. Türklere çok bağlı kalmayın mesela. Dönünce görüşmüyorsunuz bile.