* Tanışalım *

Ben Benim Sen Kimsin

96'nın 4'ünün 14'ünde, 4'e 10 kala büyük beton yığınları arasında, üzerine şarkılar, şiiirler yazılmış bu harika şehirde dü...

#blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2021 Cuma

LA VIDA

Dünya mı sesini daha iyi duyurmaya başladı? 

Yoksa ben mi etrafımdaki gürültü kalabalığından kurtulup dünyayı duymaya başladım? 

Rüzgarın seslenişi, 

martıların çığlıkları, 

ağaçların yapraklarıyla cilveleşme sesleri doluyor kulaklarıma. 

İzliyorum doğayı, 

mezarından başını uzatmış bir ceset gibi... 

Hayat devam ediyor bir yerlerde, insanlar sahilde kahve içiyor, parklarda çocuklar kahkahalarını paylaşıyor. 

Bir ben duymuyorum. 

Bir ben ölüyorum sessiz kabuğumun içinde. 

Herkesten habersiz biçare. 

Ben ölürken doğa ana yeniden doğuyor, her yerde. 

Belki de içimde. 

Ama ben ölüyorum doğa can bulurken içimde.




2 Ocak 2021 Cumartesi

- - . . - .

 Sevdiğimiz bir kişiye, "beni ne kadar seviyorsun?" sorusunun karşılığında avcumuzu  göstersek ne kadar küçümser.. 

Halbuki o, küçücük avuçla ne kadar çok kişiyi ne kadar çok sevebiliyoruz.. 

Hayatımızın ona bağlı olması 
Bütünümüze kan pompalaması 
"Seni seviyorum" dediklerimizi sığdırdığımız yer
İlkokulda çizmeye çalıştığımız
Lisede oklarla harf yazdığımız 
Üniversitede içini doldurmaya çalıştığımız 
Kalbimiz aslında ne kadar küçük.. 
Görevleri ne kadar büyük.. 

Bir insan olsa 'ne yürekli' deriz
Bir cebir sorusu olsa 
Çok zor çözeriz
Bir müzik olsa zor  duyar
Bir resim olsa belki çizeriz
Halbuki o ne kadar da küçük.. 

Heyecanlanınca
Korkunca 
Panikleyince 
Mutlu olunca
Sevince
Aşık olunca 
Kendini kaybeden bir organ
Nasıl bu kadar küçük olabiliyor? 

Sıktığımız bir avcumuz sadece.. 
Kalbimiz.. 
Kalbimiz, sadece bir yumruk kadarken
O yumrukla nasıl bu kadar sevebiliyoruz?
İçine yüzlerce insanı nasıl alıyoruz? 
Ya 
Da 
Aslında
Sevmiyor
Alamıyor
Kendimizi mi kandırıyoruz? 
Bir avuçta beş parmak varken
Avuç kadar bir kalpte 
Beşten fazla kişiyi 
Nasıl yaşatabiliyoruz?







Amerika'dan öğrendiğim bir şey var.

 

Amerika’dan ne mi öğrendim? Gecenin bi' körü işten gelip sabahın bir körü işe gitmeyi. Hani 9-10’da uyanmak ölüm gibi gelir ya insana, 9 10 geç gelmeye başladı bana sabah 4’te işe gitmeye başladıktan sonra… Amerika’dan öğrendiğim bir şey var. Yıldız haritası gökyüzünde çok güzel duruyormuş. Güldüğünde her şey düzelebiliyormuş. Selam vermek istemediğin insanlara bir gün mutlaka işin düşüyormuş. Amerika’dan Amerikalılardan öğrendiğim bir şey var, ne olursa olsun gülmek gerekiyormuş. Yanında mutsuz olduğun insanlardan kaçman gerekiyormuş.

Amerika’dan öğrendiğim bir şey var. Mesela erken kalkmak istemediğim bayram sabahlarının, bayramlaşmanın önemi. Mesela annemin her gideceğim yere vardığımda “vardım” mesajı isteme sebebi. Arkadaşlarımın “hadi görüntülü konuşalım” deme sebepleri. Bunların hepsinin bir anlamı var. İçimde bitmek bilmeyen umudun bir anlamı var. Uyandığımız her sabahın, tanıştığımız her insanın, gördüğümüz her yerin bir anlamı var.

Mesela 23 yaşında burada iki elimi bırakıp bisiklet sürmeyi öğrendim ben. Gece karanlıkta yıldızların ışığıyla yolumu bulmayı öğrendim. Ne olursa olsun bir kez daha kimseye değil, sadece kendime güvenmem gerektiğini yine burada öğrendim. Kim sana ne kadar yakın olursa olsun kıskançlığın, hasetliğin hiç bitmediğini öğrendim. Kime ne kadar değer verirsen ver, insanların gözünde hiç değişmediğini hep aynı kaldığını, birçok doğrunun hiçbir şeyi, tek bir yanlışın ise her şeyi değiştirdiğini yine burada öğrendim. Lisede edebiyat hocamın dediği söz aklıma geliyor;
Senin ne anlatmak istediğin değil, insanların senden ne anladığıdır önemli olan. 

 

 

21 Ekim 2020 Çarşamba

NY - New York

Sonra gözümü  bir açtım hiç uyumayan şehirde, uyandım. New York... "Amerika'ya gittiğinde en çok ne yapmak istiyorsun?" diye soranlara hep Brooklyn köprüsünde nehrin akıp giden sularıyla hayallere dalmak istiyorum demiştim. Öyle de yaptım. Aslında köprü mimarisi aşkım San Francisco'da kabarmıştı ama New York'un gotik yapılarının arasında kaybolan gökdelenleri beni etkilemeyi başardı. Uçsuz bucaksız Central Park o soğukta bile içinizi ısıtıyor. Manhattan'ın dünyanın her yerinde kendinden söz ettiren silüeti akşam olunca ışıl ışıl olarak göz kırpıyor sanki bana.. 

Bir yıldan fazla oluyor özgürlük heykeline karşı İstanbul'u özleyişim. Şimdi de orayı çok özlüyorum. Dedim ya insan nerede değilse orayı özler ve kiminle değilse hep onu ister.  İşte öyle bir hayat. Amerika'dayken ırmağının akışına öldüğünüz memleketinizden şimdi kaçmak, bir insan olarak değer gördüğünüz yerde olmak istiyorsunuz. Hak ettiğiniz maaşı almak, maaşınızın yattığı gün bitmediğini görmek, bahşişlerinizle gezebilmek... Ne kadara hoş geliyor kulağa.. Tabi bunları yaparken, bazen yanlış anlaşılmak, bazen ırkçılığa maruz kalmak, bazen kaybolmak insanı tereddüt ettiriyor. Anılarınızın olmadığı, tanınmadığınız bir şehirde, ülkede olmak ne kadar güzelse aslında bir o kadar da kötü. Tekrar ister miydim Amerika'da olmak? Kesinlikle. 

New York günlüğüme başlarken daha önceden tecrübeli arkadaşlarımın "ammaan Jamaika mahallesinden geçme" cümlesini kulağıma küpe yaptım. Bilmediğiniz bir yerde, hiç bilmediğiniz bir yere gitmemeye çalışmak aslında sizi direkt olarak oraya götürüyor. Havalimanından otelime gitmek için kaybolduğum mahalle olan Jamaika mahallesi bana bunu öğretti. Hani derler ya “Bir insan nereye bakmıyorsa en çok oraya bakmak istiyordur.” Heh! Tam da onun gibi, gitmek istemediğim ilk yer, ilk durağım oldu. Otele vardıktan sonra New York serüvenime tabiki, Brooklyn Köprüsü ile başladım. İpini koparmış danalar gibi otelden koşup gittim köprüye. O kadar soğuktu ki Brooklyn, montumu burnuma kadar kapatmak zorunda kaldım. Gidip gördüğüm ayazlar arasından eksik kalmadı New York... Amerika'da hiç kar yağışına denk gelmedim ama Anadolu insanının kar soğuğu tabirini tam anlamıyla yaşadım. Gündüz o köprü senin bu köprü benim gezen ben, gece Times meydanında yürümek için sabırsızlanıyordum. 

Times Square'de fotoğrafımı çekmesi için iki kıza yaklaştım. Boynumdan hiç çıkarmadığım ay yıldız kolyem ile ben Türk'üm diye bağırıyordum resmen. Ve bu bağırışıma ses oldular sanki, "Excuse me" dememle "aaa sen Türk müsün?" cümlesini duymam an meselesi oldu. Koskoca meydanda o kızlara denk gelmiştim. Sanırım kan çekti. :)
Gece yarısı otele geri dönebilmek için telefonumdan haritayı incelerken çok yakınımdan bir ses duyuyorum. "Hey maaan!"  O ne! Bana mı dedi O? Para istiyor ama ben hiç oralı değilim. Sinirleniyor haliyle siyahi örgülü saçlı adam. Elimle git işareti yapıyorum, ama bir yandan içimi ateş kaplıyor. Acaba saldırıya uğrar mıyım diye de korkuyorum. Ama daha önceki yazılarımda da dedim ya; korktuğumu belli etmiyorum. Gidiyor. Ve ben kafamı yine telefona gömerek bulduğum bedava Wi-Fi ile yol haritamı çiziyorum. Saat gece yarısını çoktan geçmiş tabi ama sanki gün ortası gibi meydan tıklım tıklım. Birileri dans ediyor, birileri şarkı söylüyor. Bu şehir uyumuyor evet ama sanki içindeki hiçbir insan uyumuyor gibi. Saat asla fark edilmiyor burada, sanki Vegas'ın gazinoları.. 

Hala kafam telefona gömülüyken etrafımda bir karmaşa duyuyorum. Az önce yanımda duran "homeless" kadın  elimden tutarak koşmaya başlıyor. Beş dakika önce benden para isteyen siyahi ve arkadaşları Asyalı bir grupla yumruk yumruğa kavga ediyor. Elimdeki kahvenin paçama dökülüşüne aldırmadan kalabalıktan o kadınla beraber koşuyoruz. Uzaklaştıktan sonra bana iyi olup olmadığımı, neden oradan kaçmadığımı, deli olup olmadığımı soruyor. Teşekkür edip uzaklaşıyorum. Ne kadar dalmışım telefona, o kavganın gürültüsünü duymamışım. Az kalsın hayatımda ilk kez New York'ta bir kavganın ortasında kalıp harap olacaktım. 

Yeni günüme Manhattan'da başlıyorum. Özgürlük heykeline bir vapurla yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşıyorum. Aklıma sürekli How I Met Your Mother Ted'in düğünden kaçan sevgilisinin ve asıl aşkının karşılaştığı vapur geliyor. Montuma sıkıca sarılarak köpükleşen suları izliyorum. Bir iki güne bitecek olan rüyama dalıyorum. Birkaç gün sonra ülkeme döndüğümde burayı özlemeyeceğimi düşünerek bir hayalimi daha gerçekleştiriyorum. 

San Francisco'da kaybolan, otobüsü terminalini bulamayan benim elimi bir Hintli tutmuştu. Bana yardım ederek beni terminale götürmüştü. Otobüsü kaçırmıştım ama yeni bileti almam çok kolay olmuştu. New York'ta havalimanına gitmek için heyecanla çırpınan ben, havalimanına nasıl gideceğimi haritadan kontrol etmeden heyecanla çıkmıştım otelden. Önce metroda ters yöne bindim, sonra Wi-Fi bulamadım. New York'ta da elimi bir Hintli tuttu. Metroda siyahi bir kadından telefonunu istedim. Sırf haritaya bakabilmek için. Doğal olarak güvenmedi ve kendisi anlatmayı tercih etti. Tabiki bende ona güvenmedim. Karşımda oturan beyefendiye usulca bakarak telefonunu istedim ve sanki kendi ülkemde kendi dilimde konuşuyormuşum hissi uyandırarak çekinmeden verdi telefonunu. Orada bir kez daha ısındım Hintlilere. Kontrolüme rağmen  yanlış durakta inip aktarma yaparak sağ salim ulaştım havalimanına, ülkeme dönmek için.

Ani bir şekilde bir günde alınan bir kararla başlayan Amerika serüvenim yavaş yavaş New York'ta son buluyor. Gün sayarak tabiri caizse ipleri çekerek dönüyorum ülkeme, evime, sevdiklerime..  O günleri, o rahatlığı, o zenginliği özlüyorum. Ama asla yemeklerini değil, samimiyetsizliğini değil. Bizi bir AVM'ye götürmek için bile benzin parası isteyenleri değil. Ya da sırf yabancı olduğumuz için çalışma saatlerimizi ve paramızı kesenleri değil. Sadece kendi dillerinde müzik dinleyen, bilmediğimiz bir dilde gözümüzün içine baka baka dedikodumuzu yapanları değil. Son olarak, beraber çalıştığım aslen Alman olan renkli gözlü arkadaşım yazılarımı İngilizceye çevirip okuyormuş. Onunla atışmalarımızı, Türkçe olarak, "ben Türkçe bilmiyorum" deyişini özlüyorum. 

Her şeye rağmen edindiğim tecrübeleri, ve "ben Amerika'da 5 ay tek başıma yaşayıp 15 gün tek başıma gezdim" cümlesini cebimden ve dilimden düşürmüyorum. Buraya kadar sabırla ve merakla okuyan herkese teşekkür ediyorum. Yazılarım bu kadar geç kaldığı için de büyük özürlerimi sunuyorum. Daha güzel günlere, daha güzel tecrübelere... 






3 Haziran 2017 Cumartesi

Ben Benim Sen Kimsin

96'nın 4'ünün 14'ünde, 4'e 10 kala büyük beton yığınları arasında, üzerine şarkılar, şiiirler yazılmış bu harika şehirde dünyaya geldim. İstanbul benim de şiirlerimi süsleyecekti.
Meliha diye sözleştikleri adım en son 'Merve' olmuş. İki sene anneme bağlı yaşamışım. Yemek, giyinmek, uyumak.. Akla gelebilecek her şey.. İki sene sonunda bütün yükümlülüğümü üzerime almışım, abla olmuşum zaten. Annem doğum günümü ilk kez kutlamaya hazırlandığı gün kız kardeşimi almış kucağına. Böylece ilk kez kardeşim Melike ile kutlamışım doğum günümü.
Beş yaşıma merdiven dayadığımda Yasin eklenmiş çekirdek ailemize, biricik erkek kardeşim..
Sorumluluk sahibi bir abla olarak usluymuşum. Sabah bir koltuğun üzerinde bırakırlar, akşam gelip alırlarmış.
Birçok lakabım varmış. Kimisi 'süslü' kimisi 'bilmiş' kimisi ise 'küstüm' dermiş. Takıp takıştırıp sokağa çıkar, boyumdan büyük laflar edermişim. Birine küsünce beni bulacakları ilk yer kapı arkaları olurmuş. Küçükken de yalnızlığı severmişim.
Yedi yaşında teslim edildiğim okulda eğitimden çok öğretim gördüm. Akranlarım gibi ağlayarak değil koşarak gitmiştim oysa ki.. Okul büyüdüğümün kanıtıydı bu sebeple çok severdim. Sonradan küçük kalmak isteyeceğimin farkında bile değildim. 
O sene yakamda yerini bulan kırmızı kurdele uzun süre ağzımın kulaklarımda kalmasını sağlamıştı. Okumayı erken sökmüştüm fakat dikmem yıllarımı alacaktı. 
Daha 8 yaşında küçük bir kaza geçirmiştim. Oyun oynadığımızı sanan bir arkadaşımın beni 'ebe' ilan etmesiyle küçücük kafamı merdiven basamakları arasında bulmam bir olmuştu. Kendime geldiğimde bir sandalye üzerinde avucumdaki sargı bezini, dişlerimi sıkarak alnıma tutuyordum. Alnımdaki o çizgi alın yazısı değil kaza anısıydı.
İlk arkadaş kazığımı 14 yaşında ortaokulda yemiştim. Bundan sonrakilerde yardımcı olacaktı bana. Her seferinde tedbir alacaktım. Birine güvenmek bana çok uzak gelecekti. 
Elime tutuşturulan bir diploma ile kendimi okulun önünde bulmam kıçıma yediğim ilk tekmeydi. 'Bitti' lafı yüzüme tokat gibi inmişti. Sırtımdaki darbeler ile ortaokulu bitirmiştim. Yanıma aldığım, küçük kazalar ve büyük kazıklardı.
Lisede yediğim kazıklarla beraber dost sandıklarımın sayısı artmıştı. Burada çıkmıştı gözümdeki pembe gözlük. Hayat bana burada 'merhaba' demişti. Hayatın uzattığı eli istemeyerek de olsa sıkmıştım. Dişlerimin arasından kaçan 'memnun oldum' sesi bana ait değildi. İnsanlığım konuşmuştu gene.

İlk kazam 8 yaşında

İlk kazığım 14 yaşındaydı

Kitaplarla tanışmam ise 13 yıl sonra bulmuştu beni. Katıldığım bir yarışma beni kitaplarla dost etmişti. Ve bu dostluk hiç bitmedi. 
İlk yazma eylemimi de 15 yaşında gerçekleştirdim. O zaman karar vermiştim edebiyatın her daim yanımda kalacağına.. 
Yazmaktan sonra en sadık dostum şarkılardı. Elime tarağı alıp ayna karşısına geçtiğimden beri onlar yalnız bırakmamıştı beni.
Kitaplarım, yazılarım ve müziğim beni hiç yalnız bırakmayacaktı. 

Öyle de oldu. 
Evden ilk çıkışım üniversiteyi kazandığım anda olmuştu. Sanki bir daha eve girmemin zor olacağını biliyormuşcasına 2 gün boyunca ağlamıştım. 
Kan bağı olmadan kardeş olunabildiğini 20. yaşımdayken öğrendim. 

18 yaşında ilk kez çıktım şehrimden 
23 yaşında ilk kez kaçtım ülkemden 

Geri dönünce ilk iş toprağını öpeceğimi bilmeden

İlk kez 20. yaşımda tattım aşkı
İlk yenilgimi de 



18 yaşında çıktığım baba evime 25 yaşımda döndüğümde hayatın ne olduğunu öğrenmiştim.

Yalan dostluklar 
Tuzak sevgilerle


Çocukluğumda hayalini kurduğum çok katlı cam binalarda, topuklu ayakkabı olarak düşlediğim çoraplarıma yerleştirdiğim legolarla, plaza hayatıma kavuşmuş kapital köleliğimi gerçekleştiriyorum.

Bu kölelik içinde tam kapatmışken kendimi 30’uma merdiven dayamışken gerçek aşkla karşılaştım.

Kalbimi teli koptu zannederken bağlandım,
İnandım,
Güvendim,
Aşık oldum.


Nedenini nasılını bilemeden asla olmayacak derken…

Velhasıl, kalbinizin teli kopmadan bağlanın birine.
Demiş ya şair, sevmeyi abartın diye.