Kalbinizde insanlar biriktirebilirsiniz ya da aklınızda…
Peki ya gözyaşlarınızda? Gözyaşlarınızda birikenler oldu mu hiç? Kırık cam gibi
olan paramparça kalbinizde her aşkın bir hikâyesi var, her kırılmışlığın, her
hüznün… Peki ya gözyaşlarınızın? Kuruması bile büyük bir hastalığa sebep olan
çok değerli gözyaşlarınızın bir hikâyesi var mı? Birikmişliğinizin var.
Gözyaşlarımızda, anlatamadıklarımız, sessiz çığlıklarımız, umutlarımız,
söyleyemediğimiz hüzünlü şarkılarımız var. Peki neden? Her şey çok sevmekten…
* Tanışalım *
Ben Benim Sen Kimsin
96'nın 4'ünün 14'ünde, 4'e 10 kala büyük beton yığınları arasında, üzerine şarkılar, şiiirler yazılmış bu harika şehirde dü...
23 Ocak 2017 Pazartesi
20 Ocak 2017 Cuma
Amaçsızca yürüdüğü kaldırımın sonunun nereye gittiğini fark
etmemişti bile. Etrafına bakındığında farklı tarzda giyinen ve neler yaptığını
çözemediği bir sürü insanla göz göze geldi. Yanından geçtiği, kenarı tahminince
rüzgârdan eğilmiş tabelada Beyoğlu yazdığını gördü. İlerlemeye devam etti. Bu
sırada da insanları incelemeye devam ediyordu. Kulaklığı kulağından düştüğü
için sinirlenen bir kız, annesiyle tartışan genç bir erkek ve sevgilisiyle el
ele dolaşan bir kız gördü. Tabi ki bakmak istemediği beton yığınları da onu
takip ediyordu.
Çok ani
karar veren bir insandı ve birden yolunu değiştirdi. Metro durağına çok yakındı
ve hemen akbilini cebinden çıkarıp koşmaya başladı. Tam zamanında gelen metroya
bindi ve uzaklaştı. Cebinden telefonunu çıkardı. -14.04.2025 Çarşamba 14:58 - son durakta indi. Düşünceleri kimsenin bilmediği bir yerde
yaşamaktı. Pendik’te bulunan Ömerli köyüne gitti. Baraja çok yakın bulunan fakat kimsenin
gözüne çarpmayan, her zaman kaçamak yaptığı bu kulübeye girdi. Sandalyesine
oturdu. Ellerini saçlarının arasına
götürdü. Hafif yağlı saçlarını yolmaya çalıştığını sonradan fark etti.
İki gün
önce sevgilisinden ayrılmıştı. Tam 5 gün önce de işten çıkarılmıştı. Büyük
ihtimal sevgilisi ondan bu sebeple ayrılmıştı. Zaten insanlar paranın olduğu
yerdelerdi. Gündüzleri iş yerleri, ofisler; geceleri ise barlar ve kulüpler
dolup taşmıyor muydu? Kimse artık kitap okumuyordu. Pazar kahvaltısı, aileyle
yapılan piknik ve mangal keyfi artık kalmamıştı. Beton yığınları arasında
çürüyüp gitmişti bütün güzel şeyler. Kendini, çocukluğunda altında oturmayı çok
sevdiği beton yığınları arasında kalmış yorgun, üzgün ve yaşlı ağaç gibi
hissediyordu.
Kitaplığa doğru yürüdü. Eline Dostoyevski’nin suç ve
cezasını aldı. Çoktan ayrı dünyalara dalıp gitmişti.
Bir
varmış bir tane daha varmış. Bir Rus köyünde iki balık yaşarmış. Aşkları
varmış. Birinin adı İri öbürününki adı İnce’ymiş. İri Küba’ya kadar yüzelim
demiş bir gün. Yeni sularda yıkansın aşkımız. İnce için fark etmezmiş.
Bırakmışlar kendilerini akıntıya. Boğazdan geçerken bir balıkçının ağına
takılmış İri. İri ya. İnce de hemen sıyrılmış ağdan. İnce ya. Kemirmiş ağları
kurtarmış İri’yi... İri bir ölümden. Atlantik’e vardıklarında soğuk sulardan
hastalanmış İnce. Ya geri döneceklermiş ya tek bedene düşeceklermiş. İri
düşünmüş, böyle anlarda düşünülmez. Ve Küba’ya gitmeyi seçmiş. İnce de bir balinanın midesini boylamış.
Boyladığı iyi olmamış. İri’nin hafızası 5 saniyelikmiş. Nereye gittiğini ve
adını unutmuş hemen. İnsan unutur, hatırlatılmazsa… Balıklar da. Onu da
yutmasın mı bir balina. Sonra bir mucize olmuş, hep olur. İri ile İnce’yi yutan
meğer aynı balinaymış. İnce balinanın midesinde sıcaktan dirilmişmiş.
Kavuşmuşlar birbirlerine… “Cennet
sevdiğinin yanıdır.” Demişler birbirlerine. Bu hikâyeyi balıklar bir balinadan
öğrenmiş. İnsanlar da bu yazıdan.
13 Aralık 2016 Salı
Içimde insanlara karşı beslediğim garip bir nefret var. Savaşanlara, sevişenlere, sessiz kalanlara... Herkese... Sevdiğim , sevmediğim tüm insanlara karşı artık acıma duygum yok. Ya da merhamet... Ama nadir bi iki kişi var onlara kızamıyorum. Onlara kızınca ölecekmişim gibi geliyor. Onları üzersem dünya tersine dönecek. Sanırım sevmeye henüz başlıyorum. Ama böyle... Benim hayallerim de bile yanımda biri olmaz. Hayal kurarken hep yalnızdım ben ve hayallerim de hep tektim. Arkadaş olduğumuzu düşünen bazıları hayallerine beni dahil etmişlerdi ama ben hiçbir zaman o hayallerin içinde olmayacağım. Ama öyle bazıları var ki sanırım ister istemez onların hayallerinde buluyorum kendimi... Sanırım kırmak istememem. İşte o nadir insanlar benim kaidemi bozuyorlar. Içimdeki şeytani susturuyorlar. Onları kıramıyorum. Istesem de yapamıyorum. Garip bir şekilde onlarsız da yapamıyorum. Süslü laflar da edemem pek. Edebiyat yaparım ama gönül almayı bilmem. Özür dilemek lugatimda yoktur. (basit şeyler dışında) insanları kaybetmem. Onlar beni kaybeder. Ben üzülmem , ben mutsuz olmam. En iyi benimdır. Ama kurallarımı onlar yıkıyor. Ve gerçekte böyle değilim. Gerçekte ki ben kırıcı, sinirli, agresif, atarli... Bu kadar sakin değil.
Şimdi bunları neden yazdın diyeceksiniz. Yazmak eylemi beni hep rahatlatmıştir. Doğru yerde , doğru yere... Nedense içimden bir ses içimi dökmemin bir sorun teşkil etmeyeceğini söylüyor. Güveniyorum. Ama kusura bakmayın darbe alanlar şüpheci olurlar... Sizde bilirsiniz. Bazen diyorum acaba? Acaba güvenmekte hatalı miyim? Ama sonra konuşunca geçiyor.
Şimdi bunları neden yazdın diyeceksiniz. Yazmak eylemi beni hep rahatlatmıştir. Doğru yerde , doğru yere... Nedense içimden bir ses içimi dökmemin bir sorun teşkil etmeyeceğini söylüyor. Güveniyorum. Ama kusura bakmayın darbe alanlar şüpheci olurlar... Sizde bilirsiniz. Bazen diyorum acaba? Acaba güvenmekte hatalı miyim? Ama sonra konuşunca geçiyor.
12 Aralık 2016 Pazartesi
İster vicdansız ol, ister bir hayat kadını, istersen de şerefi olmayan biri... Ölüm kelimesi ile bir insan ismi yan yana gelince için sızlıyor. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemiyorsun. Baş sağlığı dilesen boş laf. Üzülsen ayrı bir traji. Sevdiği yanında olmadiktan sonra başın ha sağ olmuş ha olmamış ne fark eder ki? Sizlerden gelen 'cız' sesini de duyar gibiyim. Gencecik yaşta toprak olmuş bedenleri duyunca boğazınızda kalan o düğümü hissediyorum. Tam şuramda. Ölen hiçbir zaman uzaktan birileri olmayacak. İçimizden biri gidince hissedeceğiz ateşi sol yanımızda. Sesimizi çıkarmalıyız. Yanımızdan bir sevenimiz eksilmeden var gücümüzle bağırmalıyız.
11 Aralık 2016 Pazar
Bir kız doğar… Ailesinde kimseyi mutlu etmez. Ablayı mutlu
etmez çünkü artık kıyafetleri paylaşılacaktır. Çok beğenip aldığı kazak, kardeş
isterse ona kalacaktır. Abiyi mutlu etmez, O’na göz kulak olmak zorundadır. Kahvehaneye gittiğinde atılan laflara karşılık
yumruklarını konuşturacaktır. Anneyi mutlu etmez çünkü babayı mutlu
etmemiştir. ‘Kızınız olacak’ lafını
duyan babanın davranışları değişir. Artık bel arkasına yastık koymaz. Babayı mutlu etmez çünkü doğan erkek değil,
kızdır. Soyadını devam ettirecek kişi sayısı artmamıştır. O artık iki kız
babasıdır.
İtile kakıla büyür kızımız. Hiçbir zaman istediği olmaz.
İstediğini giyemez, istediğini yiyemez. Aile dediği zoraki devlet ne derse onu
yapar. Çamaşır yıka, bulaşık yıka, dışarı çıkma, okuma, oya öğren, nakış yap. Bütün erkekleri babası gibi bilir. Feminist
olur. Dayak yer kimse kendisine sahip çıkmaz, sevmediği devlet yüzünden anarşist olur.
İnandığı Tanrı’ya dua eder, eder, eder.
Bir türlü kabul olmayan dualar yüzünden ateist olur.
Kız büyür serpilir… Artık bir yetişkindir. Ama hala söz
sahibi değildir. Velhasıl kelam kızımız âşık olur. Erkeklere olan düşünceleri
değişir. Feminizm biter. Sevdiği, desteklediği, oy verdiği parti iktidara
gelir, anarşizm biter. Sevdiği kişinin
de O’nu sevmesini ister. Duası kabul
olur. Ateizm biter.
Babası O’nu sevdiğiyle evlendirmez. Her gece beraber içtiği
arkadaşının oğluyla evlendirir. Feminizm yeniden doğar. Evde yemek yapacak
ekmeği kalmaz. Yardım istediği devletten
karşılık alamayınca devlete isyanla beraber anarşizm dirilir. Hastalanır… Bunu
hak etmemiştir. Küfürler eşliğinde ateizmin
külleri yeniden alev alır.
Bütün bilinmez yönleriyle her kadın biraz ateist, azıcık
anarşist, bütün benliğiyle feministtir aslında.
Henüz 17 yaşında bir lise öğrencisi kızım. Hayatın en zor
yaşları… Hem de ne zor. Ne büyüğüm ne de küçük... Ne karşılarına alıp
dinliyorlar, ne de küçük diye seviyorlar. Büyük ikilem içinde yaşamaya
çalışıyorum zenginliğin ve fakirliğin, açlığın ve tokluğun bir arada olduğu,
şiirlere, romanlara, şarkılara konu olmuş çapsız, çırpısız İstanbul’un
bağrında… Bir o yana koşuşturuyorum bir
bu yana… Gene de tutunacak bir dal bulamıyorum. Boşlukta kayboluyor uzattığım
elim… Ne tutan oluyor ne itekleyen… Öylece bakakalıyorum…
Oysa biri tutsa elimi yön gösterse tamam her şey. Ama ben bu
yolsuz pusulasız yerde... Kendimi halicin soğuk sularına bırakıyorum. Gene ne
elimi tutan oluyor ne de hiç sevmediğim okul eteğime yapışan... İkinci dersten
okuldan kaçtığım için bununla atlamak zorunda kalıyorum, karada da beni boğan İstanbul’un
sularına… Suya az bir mesafe kala duyuyorum seslerini “atladı abi, atladı kız.”
Diyor birileri arkamdan… Yine önemsizim şu koca şehirde… Adımı söyleyen bile
yok. Umut, umudunu yitirip Deniz de boğuldu diyen yok. Kız atladı sadece. Koca
şehir bir yana ben bir yana kayıyorum...
Elim yine boşlukta tek başına…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
